Yüz yüze ve online seans · 18 yaş üstü bireysel danışmanlık

Kategori: Genel

  • Hayır Diyememek

    Hayır Diyememek

    “Hayır” diyememek aslında masum ve hatta zaman zaman pozitif bir özellik gibi kabul edilse de aslında oldukça zarar verici ve yıpratıcı tarafları olabilecek kötü bir alışkanlığa dönüşebilir. Sağlıklı sınırlar koyamamak ve her şeye “evet” demek kendimizden verdiğimiz sürdürülemez seviyede sağlıksız bir döngüyü başlatabilir. Peki ama acaba neden hayır diyemiyor olabiliriz?

    Neden Hayır Diyemiyoruz?

    Psikodinamik bir bakış açısıyla baktığımızda birçok meselede olduğu gibi bu noktada da aslında bu alışkanlığı çocukluğumuzda öğrenmiş olabiliriz. Psikodinamik teorinin öne sürdüğü şey erken dönem deneyimlerinin, bilinçdışı düşünceyi ve duyguları yetişkinlik döneminde önemli ölçüde etkilediği yönündedir.

    Onaylanma ve Sevgi İhtiyacı

    Onaylanma ve sevgi ihtiyacı bir çocuğun erken dönemde bakım vereninden alması gereken en önemli ihtiyaçlarındandır. Çocuk alacağı sevginin ya da onayın bir şarta bağlı olduğunu hissederse çocuk “iyi çocuk” olma rolüne girer ve kendi ihtiyaçlarından feragat etmeyi içselleştirebilir (Horney, 1945). Bu çocuk büyüdüğünde insanlara hayır diyemeyen birine dönüşebilir çünkü bilinçli olarak yapmasa dahi içinde bir parça hayır dediğinde sevilmeyeceği ihtimalinden korkabilir.

    Suçluluk Duygusu

    Suçluluk duygusu aktif olarak hissetmiyor dahi olsak bizlerin davranışlarını güçlü etkilerle yönlendirebilen bir duygudur. Küçük bir çocuk ebeveynleri tarafından “bencilsin” şeklinde damgalandığı zaman aslında çocuğun bireysel sınırlar çizme ihtiyaçlarını çiğneyip geçebilir. Bu küçük bir çocuğun kafasını karıştırabilecek sert bir itham olma potansiyeli taşır. Sadece bencillik kavramı değil benzer davranış ya da söylemleri de buraya dahil edebiliriz. Sonrasında çocuk hayır demek ve suçluluk hissini birlikte taşımaya başlayabilir ve hayır demekte zorlandığını gözlemleyebilir (Freud, 1923).

    Çatışmadan Kaçınma

    Çatışmadan kaçınmak konusunu da hayır diyememek kavramı ile ele alabiliriz. Çocuk kendisi ya da başka kişiler arasındaki çatışmalara şahit olduğunda hayır dememenin çatışmaları engelleyen bir kavram olduğunu öğrenmiş olabilir. Hayır demeyerek karşı tarafı memnun etmenin çatışmayı yaratmadan bitiren bir çözüm olduğunu, dolayısıyla da çatışma ile ayrıca baş etmek zorunda kalmayacakları bir ortam yaratacağını düşünebilirler (Winnicott, 1965).

    Peki Hayır Diyemezsek Ne Olur?

    Hayır diyemeyen bireyler zaman içerisinde kendilerini kullanılmış, tükenmiş, yorgun, öfkeli, üzgün, hayal kırıklığına uğramış gibi hissetmeye başlayabilirler. Bu duygular ve kendini algılama şekilleri herkeste farklılık gösterebileceği gibi ilk cümledeki durumlar en sık rastlananlardandır. Bunların sonucunda kişi kendine duyduğu saygıda azalma, içsel çatışmalar, öfke problemleri, sosyal ilişkilerde bozulmalar, depresyon, kaygı gibi problemler yaşayabilir.

    Psikoterapinin Önemi

    Psikodinamik bir terapi kişinin hayır diyememe konusunda yaşadığı problemleri her bireyin biricikliği yasası ışığında el alır. Davranışın altında yatan bilinçdışı duygu ve düşünceleri kişi özelinde incelemeye başlar ve anlayabilmesine yardımcı olur. Kaynak nokta ve günümüzdeki problemler birbirleri ile bağlanır. Bilinçdışındaki ve bilinç bir araya gelir. Farkındalıkla kişi daha farklı tercihlerde bulunarak kendi sınırlarını daha net ifade etmeye ve kendi iyi oluşunu da gözetmeye başlayabilir.

    Sonuç

    Sonuç olarak hayır diyememek basitçe görünen bir alışkanlıktan ötede kişinin hayat kalitesini önemli ölçüde düşürebilecek bir davranış problemine dönüşebilir. Hayır diyebilmek kendinize evet diyebilmenin önünü açacak bir yoldur.


    Kaynakça

    • Freud, S. (1923). Ego ve İd. Londra: Hogarth Press.
    • Horney, K. (1945). Our Inner Conflicts: A Constructive Theory of Neurosis. New York: W. W. Norton & Company.
    • Winnicott, D. W. (1965). The Maturational Processes and the Facilitating Environment. New York: International Universities Press.
  • Duygularımızın Adını Koymak Neden Bu Kadar Önemli?

    Duygularımızın Adını Koymak Neden Bu Kadar Önemli?

    Duygular, her anımızda bizimle beraberdir. İlişiklerimizde, tepkilerimizde, kararlarımızda, bedenimizde etkilerini görürüz, bizlere adeta bir rehber gibi yol gösterir. Psikodinamik bir bakış açısından incelediğimizde duygular aynı zamanda bilinçdışı dünyamızın da bir yansımasıdır. Tam da bu sebeplerle, duygularımızın bizleri nasıl etkilediğini anlamak, içimizde olup bitenleri daha derin bir seviyede tanımak adına oldukça kıymetlidir.

    Duyguların Adını Koymak Neden Önemli?

    Duygularımızı anlamak zaman zaman çok zorlayıcı olabilir. Bazen o kadar yoğun olurlar ki sanki durumlarla ilgili gerçeklik o anki duygularımızmış gibi gelir. Zaman zaman çok farklı birçok duygu iç içe gelebilir ve anlamlandırmamız daha da güçleşebilir. Duygularımızın isimlerini koyabilmek, onları gerektiği gibi yaşayabilmenin ilk adımıdır. Duygular olması gerektiği gibi gelip gidebildiklerinde bu bizlere içsel bir huzur ve rahatlama sağlar. Duygulardan kastım yalnızca olumlu ve rahat deneyimlenebilen duygular değil aynı zamanda öfke, üzüntü, hayal kırıklığı, korku gibi daha zor deneyimlenen duyguları da kapsamaktadır. Duyguların adını koydukça bize ne anlatmak istediklerini ve bunun doğrultusunda ihtiyaçlarımızı daha rahat anlar hale geliriz.

    Öfke ve Kaygıyı Kısaca Tanımak

    Öfke

    Öfke duygusu genellikle haksızlığa uğradığımızı hissettiğimizde ve ihtiyaçlarımız karşılanmadığında hissedilen bir duygudur. Öfkeyi terapi içerisinde çalışabilmek burada bize ihtiyaçlarımızı işaret edebileceğinden kendimizi gözetebildiğimiz ve ihtiyacımızı giderebildiğimiz bir yol çıkartır. Öfke ateş gibidir. Ateş yakıcı ve yıkıcı da olabilir fakat yemek pişirmek ya da sterilizasyon gibi hayati şeylerde de büyük önem taşır. Öfke de aynı şekilde yıkıcı da olabilir fakat iyileştirici ve geliştirici de. Önemli olan bizim onu nasıl kullandığımızdır. Seanslarda bu duyguları çalışmak ve nasıl ele alınabileceğini öğrenmek gündelik yaşantımıza da taşıyabileceğimiz bir kabiliyete dönüşebilir.

    Kaygı

    Kaygı duygumuz eğer ki kontrol edilebilir bir seviyedeyse aslında çok işimize yarar. Bir konu hakkında kaygılanmak kendimizi korumamıza ya da belli zorluklar için hazırlıklı olmamıza hizmet eder. Örnek vermemiz gerekirse aslında her arabaya binişimizde emniyet kemerini bağlamamız ve yola çıkmamız sürdürülebilir sağlıklı bir kaygı sayesindedir. Bunun sağlıksız ve sürdürülemez bir seviyeye gelmesi demek aslında kaza kaygısından arabaya binememek şeklinde olabilir. Bu noktada kaygı çalışılmalıdır. Kaygıyı tamamen ortadan kaldıramayız ama yine kendi faydamıza kullanabileceğimiz bir düzende yaşayabiliriz.

    Duygularımızı Bastırırsak Ne Olur?

    Duyguyu Adlandırmanın Beyindeki Etkisi

    Duygunun adını koyabilmenin onunla başa çıkabilmek adına kolaylık sağladığı şeklinde araştırmalar yapılmıştır. Bu şekilde beyin üzerindeki etkileri kontrol altına alınabilmektedir. Korku veya öfke dediğimiz duyguları yoğun bir şekilde ifade edebildiğimizde, beynimizdeki duygusal işlemlerden sorumlu bölgelerin daha az aktive olduğu gözlemlenmiştir. Bu da duyguların kontrolünü kolaylaştırır (Lieberman et al., 2007).

    Kendimizle ve Çevremizle İletişim

    Hangi duyguyu yaşadığımızı anlayabildiğimizde buna uygun tepki verebileceğimiz için hem kendi iç dünyamızda daha rahat hissedebiliriz hem de aslında duygularımız ve yaşadıklarımız çevremiz tarafından da doğru anlaşılmış olma imkanına kavuşur. Gereksiz tartışmaların ve yanlış anlaşılmaların önüne geçebiliriz. Bu şekilde hem kendimizle hem de çevremizle daha güçlü ve sağlıklı bir iletişim içerisinde oluruz.

    Bastırılan Duygular ve Beden

    Duygularımızı adlandırmak demek aslında bir taraftan onları kabul etmek de demektir ki bu aslında yine çok önemli noktalardan bir tanesidir. İnkâr edilen ve yaşanılmayan bir duygu mutlaka kendi yolunu bularak farklı şekillerde çıkmaya çalışacaktır. Zaman zaman asıl duygunun hissedildiği kişi ya da durum dışında farklı hedeflere bu duyguları ve tepkileri aktarırken kendimizi bulabiliriz. Bazen duyguların bedenimizde kendilerine yer bulduğunuz fark edebiliriz. Örneğin duyguları çok yoğun yaşamak ve üstünde durulmaması, adlandırılmaması, inkar edilmesi hali ağrılara, mide ve bağırsak huzursuzluklarına, sürekli uykulu olma hallerine, çok ya da az yeme ve uyuma haline, kronik yorgunluğa ve bedende fizyolojik olarak anlamlandırılamayan sızlamalara sebep verebilir. Seanslar içerisinde bu duyguları anlamlandırmak ve çalışmak fiziksel kökenli olamayan bu gibi somatik semptomlarda da oldukça faydalı olabilmektedir. Bu kısımdan da anlaşılabileceği gibi duygular yalnızca zihinsel değil aynı zamanda bedensel olarak da hayatımızı etkiler (Van der Kolk, 2014).

    Sonuç

    Duyguların adını koymak kabullenebilmenin ilk adımıdır. İnkâr etmek ve bastırmaktan ziyade onları isimlendirerek tanımak, yaşanmalarına izin vermek psikolojik sağlığınız için atabileceğiniz en önemli adımlardandır. Bununla beraber kendiniz için şefkatli bir süreci başlatabileceğiniz gibi çevrenizle de sağlıklı ilişkilerin temelini atarsınız. Hayat yolculuğumuzu daha bilinçli ve keyifli bir şekilde sürdürmemizin de kapısını açacaktır. 


    Kaynakça

    • Van der Kolk, B. (2014). The Body Keeps the Score: Brain, Mind, and Body in the Healing of Trauma. Penguin Books.
    • Lieberman, M. D., Eisenberger, N. I., Crockett, M. J., Tom, S. M., Pfeifer, J. H., & Way, B. M. (2007). Putting feelings into words: Affect labeling disrupts amygdala activity in response to affective stimuli. Psychological Science, 18(5), 421-428.
  • Psikodinamik Terapi ve Çocukluk; Geçmişteki İzlerimizi Anlamak

    Psikodinamik Terapi ve Çocukluk; Geçmişteki İzlerimizi Anlamak

    Psikodinamik terapinin temel meselelerinden bir tanesi özellikle çocukluk döneminde yaşanan olayların bugüne yansımasını anlamaktır. Çocukluk döneminde yaşanan olaylar, kurulan ilişkiler yetişkinlik döneminde kurduğumuz ilişkileri, davranışlarımızı ve verdiğimiz tepkileri önemli ölçüde belirlemekte ve etkilemektedir. Peki bu dönemi anlamak neden bu kadar önemli? 

    Çocukluk Dönemi Neden Bu Kadar Önemli?

    Kişilik özelliklerimiz ve kendilik algımız çocukluk döneminde oluşmaya başlar. Kişi kendini ve çevresinde gelişen dış dünyayı tanımanın ilk adımlarını atar. Çocuk çevresinde kendisini yetiştiren yetişkinler (bakım verenler, genellikle ebeveynler) tarafından ilgi ve sevgi gördüğü noktada kendini güvende ve değerli hissedecektir. Öte yandan bunun tam tersi yani ilgisiz ve çok eleştirel bir ortamda yetişen çocuk değersizlik ve güvensizlik duygularını daha çok deneyimleyerek büyüyecektir. Bu duygular da yetişkinlik döneminde kuracağımız ilişkileri ve kendilik algımızı büyük oranda etkileyecektir. (Berzoff, Flanagan, & Hertz, 2016).

    Bilinçdışında Saklanan Erken Deneyimler

    Çocukluk döneminde yaşadıklarımız genellikle fiziksel gelişimimizle daha çok bilinç düzeyinde 3 yaşından itibaren hatırlanmaya başlanır fakat aslında bu dönemin çok daha öncesinde aslında ana rahmine ilk düştüğümüz andan itibaren bilinçdışımızda çevremizde olan bitenler ve yaşadıklarımız saklanmaya başlanır. Psikodinamik terapi tüm bu süreçlerden muhafaza edilen bu bilinçdışı düzeydeki anıları terapi sürecinde bilince entegre etme hedefiyle çalışır (McWilliams, 2011). Bununla beraber kişi tüm bunlardan nasıl etkilendiğini anlayarak mevcut yaşamındaki problemlerinin kaynağını ve çözüm yollarını keşfeder. 

    Tekrar Eden Kalıplar ve Örüntüler

    Bu deneyimler bizlerin hayatında belli kalıpların oluşmasına sebep olabilir. Nasıl ilişki kurduğumuzdan dış dünyayı ve kendimizi nasıl algıladığımıza kadar birçok önemli alanda bu kalıplar söz konusudur. Çok fazla eleştiri ile büyüyen bir çocuğun ileride yetersiz hislere daha savunmasız olması ile bu çocuk özgüven problemleri yaşayabilir. Psikodinamik terapi bu döngülerin temelini arar. Hiçbir zaman tek bir karmaşık olmayan sistem söz konusu değildir ve burada kişiden kişiye değişen birçok parametre vardır. Aynı problemi birbirine çok benzer iki kişi bile yaşasa çok farklı tepkiler verebilir. Bu sebeple bireysel psikoterapi süreçleri çok kıymetlidir, biriciklik üzerinden çalışılır. Çalışma sonrasında kişinin kendisi ve çevresindekilerle daha sağlıklı ilişkiler inşa etmesi amaçlanır. Tekrar eden örüntülerin fark edilmesi, kişiye bunları dönüştürme şansı tanır (Shedler, 2010).

    Terapide Çocukluk Deneyimlerini Çalışmak

    Çocukken yaşanan bazı negatif deneyimler kişide duygusal olarak bir yüke dönüşebilir. Terapi alanı sonu ve başı belli olan daha kontrollü bir alandır ve bu çocukluk deneyimlerinin işlenebilmesi için daha güvenli bir ortam sağlayabilir. 

    Sonuç

    Amaç çocukluğu değiştirmek ya da silmek değildir. Geçmiş ne yazık ki dönüp bir şeyleri değiştiremeyiz fakat elimizdeki güç bunlara yön verebilme gücüdür. Bunları anlayabilmek değiştirebilme gücünü getirir.

    Kaynakça

    • Berzoff, J., Flanagan, L. M., & Hertz, P. (2016). Inside out and outside in: Psychodynamic clinical theory and psychopathology in contemporary multicultural contexts. Rowman & Littlefield.
    • McWilliams, N. (2011). Psychoanalytic diagnosis: Understanding personality structure in the clinical process. Guilford Press.
    • Shedler, J. (2010). The efficacy of psychodynamic psychotherapy. American Psychologist, 65(2), 98–109.
  • Narsisizmin gerekli olduğunu biliyor muydunuz? Sağlıklı Narsisizm ve Patolojik Narsisizm

    Narsisizmin gerekli olduğunu biliyor muydunuz? Sağlıklı Narsisizm ve Patolojik Narsisizm

    Narsisizm denince bir çoğumuzun aklına genellikle “kendini beğenmiş, büyüklenmeci, kendisini aşırı seven hatta kavramın kendisine adını veren Sevgili Narkissos gibi nehirde yansımasını görse sadece kendini izlemekten kendi canından olacak kadar kendine aşık” birisi gibi tanımlar gelir değil mi? Aslında bu narsisizm tanımının sadece bir parçasıdır ve bu kavram sandığımızdan daha derinlikli, kıymetlidir. Öyle ki size bazı yönleri ile nasıl gerekli ve sağlıklı bir kavram da olduğundan bahsedeceğim patolojik, yani sağlıksız dediğimiz taraflarının yanı sıra.

    Sağlıklı yani gerekli narsisizm dediğimiz şey aslında basitçe bireyin kendini sevme, kendini kabul etme ve kendine değer verme gibi kabiliyetlerini tutan kısımdır. Otto Kernberg ve Heinz Kohut bu kavram üzerinde durmuş iki psikanalisttir ve bu yazıda da kendilerinin çalışmalarına yer vereceğim. 

    Gerekli olan Sağlıklı Narsisizme Kısa bir Bakış

    Kernberg’e Göre Sağlıklı Narsisizm

    Kernberg’e (1975) göre sağlıklı narsisizm kişinin kendisine yönelik barındırdığı pozitif ve dengeli bir özsaygıyı yansıtmaktadır. Bunun sonucu olarak da kişi sağlıklı ilişkiler kurabilir ve bağımsızlıklarını muhafaza edebilirken aynı zamanda empati kurmayı da becerebilirler. 

    Kohut’a Göre Sağlıklı Narsisizm

    Kohut’a (1971) göre ise sağlıklı narsisizm kişinin kendine beslediği sağlıklı hayranlık ve sevgiyi temsil eder. Bu şekilde barındırılan bir narsisizm kişinin kendine saygı duymasına destek verirken aynı zamanda sınırlarını belirlemesine de yardımcıdır, kişi başarıları ile gurur duyabilir ve kendine olan güveni artar. Başkalarının onayına ihtiyaç duymadan kendi değerlerini bilebilir ve kendilerini oldukları gibi kabul edebilirler. Bu becerilerin yanı sıra yine Kernberg’in de bahsettiği gibi empati konusunda gelişmişlerdir. Sağlıklı narsisimin gelişebilmesi için önemli bir şart Kohut’a göre ebeveynlerin çocuklarına koşulsuz sevgi ve ilgi verebilmesidir (Kohut, 1977)

    Patolojik, İstenmeyen Sağlıksız Narsisizmi Anlamak

    Kohut’a Göre Patolojik Narsisizm: Yaralı Kendilik

    Kohut’a (1971) baktığımız zaman patolojik narsisizm şu şekilde tanımlanır; kişi kendilik duygusunu destelemek adına sürekli dışarıdan başka kişilerin onayına ihtiyaç duyar. İçsel bir boşluk, güvensizlik halini tolere edilebilmek adına, kişi kendini sürekli yüceltme haline girer. Çocukken koşulsuz ilgi ve sevgiyi hissedememiş kişiler ne yazık ki yetişkinlik hayatlarında bunu telafi etmek istercesine abartılı bir halde övgü ve ilgi beklentisi içine girer. Kohut bu durumu çok anlamlı bir kavramla isimlendirmiştir, “yaralı kendilik”.

    Kernberg’e Göre Patolojik Narsisizm

    Kernberg (1975) bu kavramı benmerkezci bir yapılanma olarak tanımlar. Empati yoksunluğu bu kişilerde sıklıkla gözlemlenir, başkalarının duygularını anlayamazlar. Bu farkında olarak değil, bilinçsizce geliştirdikleri bir yapıdır. Narsistik kişilik bozukluğu dediğimiz klinik tablo bunun sonucunda oluşmaktadır. 

    Hangi durumlarda yardım almak gereklidir?

    Sağlıklı narsisizmin bir kişide gelişmiş olması bu kişinin kendine daha nazik davranabilmesini ve diğer kişilere değer verirken onlarla empati kurabilmesini sağlar. Patolojik bir narsisizm gibi yoğun olarak öfke, kıskançlık, kibir gibi durumlar yaşayan kişiler bu durumlardan sosyal ve duygusal alanlarda olumsuz etkilendiklerini düşünüyorlarsa bir profesyonelden yardım almayı değerlendirebilirler. Psikodinamik terapi ile bu davranışların arkasındaki ihtiyaçlar ve bilinçdışı çatışmalar üzerine çalışılır ve sağlıklı bir narsistik yapı inşa etmek hedeflenir. 

    Kaynakça

    Kernberg, O. F. (1975). Borderline conditions and pathological narcissism. Jason Aronson.

    Kohut, H. (1971). The analysis of the self: A systematic approach to the psychoanalytic treatment of narcissistic personality disorders. University of Chicago Press.

    Kohut, H. (1977). The restoration of the self. University of Chicago Press.